|
Devlet konusunda Doğuluların daha da deneyimli olduğu söylenir. Zamanımızda ise iktidar konusunda Batı toplumları daha tecrübelidir. Çünkü Batı uygarlığı muhalifleri yok etmeyi esas almaz. Devlet kutsal olmadığı için muhaliflerin yok edilmesi ile ilgili meşruiyet zayıftır, veya öyle kabul edilir. Doğu'da ise devlet kutsaldır ve iktidarlar kendilerini devletle özdeşleştirirler genellikle. Hatta devletin kendisi sayarlar: Dolayısıyla muhalefet devlet düşmanlığı (terör, eşkıyalık) olarak kabul edilir. Görünürdeki muhalefet ise usule ilişkindir. Biçimsel olarak iktidar oyununu tamamlamak ve gerektiğinde "nöbeti devralmak" içindir.
Doğulular akıl ve maddeyi, ruh ve bedeni Batı'yla aynı şekilde kategorize etmektedirler. Batılılar, özelikle "alt-üst" olmuş bireylerin bilincinin değiştirilmesiyle ilgilenirler. Onlar ikna ve bireysel tercihlere, en azından yarım yüzyıldır öncelik verirler. Oradaki geçiş süreçleri (Yunanistan, İspanya, Portekiz ve vd.) nispeten olumlu gelişti. Doğulular ise normali, sosyal olarak uyumlu toplulukların ve bireylerin bilincini değiştirmekle ilgilenirler. Ve toplum, insanlar sınırlı (kapsül içine sıkıştırılmış, kul, türban vs.) itaatleri kesin ve yaşamları sabitse (tek dil, tek din...) güvenebilirler. Çünkü onların bulunduğu yeri ve yerlerinden kımıldamayacaklarını bilirler. Ancak bu şekilde yaşayabilir ve sorumluluk alabiliriler. Bu türden oluşmuş bir toplum kolayca merkezden idare edilebilir.
Şu anda Ortadoğu'da olan şey özünde bir sistem değişimi değildir. Katı, hanedanlık özü taşıyan bazı liderlerin tasfiyesidir. Küresel sistem bu tiplerleri artık istemiyor. Ortadoğu'nun neredeyse sabitleşen toplumlarına bu tip liderin yönetimi sıkıcı, tepki çeken, oyalamayan ve en önemlisi deşifre olan yapılarından dolayı tasfiye sürecine alıyor. Ne de olsa Türkiye'de de sekiz yıldır uygulanan bir model bulunuyor. Her kalıba giren siyasetçi tipi patolojik değildir. Günümüz Ortadoğu siyasetinde, gerçekte her kalıba giren tip işlevsel olabilir. Ancak bu tip insan yaşantısının tüm alanlarına (hem Ahmet Kaya'dan bahseder, hem Hayrullah Efendi'den, hem kadın özgürlüğünden, hem kadın köleliğinden, kapalı alanda el öper, kapı önünde küfreder, velhasıl...) yayılır, yer tutar. Doğrusu yaman modeldir.
Her kalıba giren siyasetçi ve liderler artık Ortadoğu'nun yeni yüzleridir. Bu siyasetçiler radikal değişimlere de çok iyi uyum sağlayabilirler. Ancak yeni hakkında derinden çatışmalı oldukları için nostalji nöbetleriyle çılgına döndükleri de görülür. Köklerini inkar ettikleri için, saldırgan bir değersizlik duygusu içinde acı çeker ve farkında olmadan bir kral gibi davranmaya başlarlar.
 'HER KILIĞA GİREN TİPLER'
Her kalıba giren siyasetçi tiyatro sanatçısına da benzer. (Tiyatro sanatçılarının affına sığınırım). Bu tiyatrocu özellikte sadece kendi hayatlarını oynayamazlar, başkalarının hayatlarını keyfiyle oynarlar. Bosna dramını, Gazze dramını müthiş oynarlar; bu dramlardan bin kat daha büyük Kürt dramı karşısında ise zalim, kıyıcıdırlar: Çünkü onların duyguları farklıdır ve artık insani değildir; duygusal bakıştan (iktidar, para ve oy imgelerine karşı duyulan çılgınca istek duygu olabilir mi?), ve istekten yoksundur. Sevgi gösterileri aldatıcıdır, zehirlidir.
Tao'nun kurucusu Laotse'nin öğrencisi Çuangtse'dir. Bir keresinde bir devlet memuru ona gitti, sevgiyi ve sevginin sorumluluklarını sordu. İktidara saygılı, güce karşı itaatkar Konfüçyüs taraftarı bir memur idi. Konfüçyüsçülüğe karşı kuşkuları da vardı. Usta onu gülerek karşıladı.
Usta dedi ki: "Kurtlar ve kaplanlar seven varlıklardır!"
"Ne demek istiyorsunuz?" diye sordu memur.
Usta dedi ki: "Kaplan yavrusunu sever. Kurt yavrusunu sever. Bunlar neden seven varlıklar olmasın ki!"
Ve sonra usta Çuangtse devam etti: "Eskiden insanlar hakkaniyetle davranıyorlardı ve bunun adalet demek olduğunu bilmiyorlardı. Birbirleriyle iyi geçiniyorlardı ve bunun insanlık olduğunu bilmiyorlardı. Birbirlerine yardım ediyorlardı ve bunun yardımseverlik olduğunu bilmiyorlardı. Bu yüzden eylemleri geride izler bırakmadı." "O zamanlar" dedi, "prensler arasında en iyi olan varlığını kimsenin bilmediği prens idi."
Doğulu toplumlar da şimdi birçok kuşkuyu taşıyor. Özellikle Ortadoğu toplumları bunu pratikte yaşıyor. Lakin vicdanlı bilgeleri kıyımlardan geçirilmiş. Muhalefetleri buldozerle ezilmiştir. Artık dayanamıyorlar. Bir çıkış yolu arıyorlar. Küresel sistem onlara "her kılığa giren tipler" sunuyor ve yaşamları için ise karanlık zamanların kapsül içine hapsedilmiş doğmalarını sunuyor. Ve "kırk katır mı kırk satır mı" diyor. Evet öyle diyor.
TOPLUMUN ORTAK İŞLERİ
"Toplumun devletten farklı olduğunu, köklü çelişkileri bulunduğunu belirtmek devlet sahiplerinin tepkilerini en çok çeken söylemlerdir. Fakat devletin özünde çok dar bir çıkar tekeli olduğu kamusal denilen (toplumun ortak işleri) işleri ise temel amaç edinmediğini, kendisine meşruiyet kılıfı haline getirdiğini belirtmek önemlidir. Şüphesiz toplum ilkel, komünal aşamadan sonra karmaşıklaşmış ve toplumun idare edilmesi gereken birçok iş ortaya çıkmıştır. Devlet bu işleri kendisi için meşruiyet gerekçesi yapıp toplumu dışlarken, demokrasi bu ortak işlerin bizzat toplumca yerine getirilmesini önerir veya sağlar. Devlet uygarlığıyla demokratik uygarlık arasındaki ayrılığın temelinde bu olgu yatar. Bu olgunun yaşamsal bir önemi vardır. Topluluklar kendilerine ilişkin bütün işler konusunda söz ve eylem gücü haline geldiklerinde demokratik olduklarından bahsetmek mümkündür. Aksi halde kendi ortak işlerinden çoğunu devlet veya başka gruplar yerine getirdiğinde yetenek, özgürlük, bilinç edinemez, yetenek kazanamaz, eşit ve özgür yaşayamaz."
Zamanımızın, Doğu'nun kutsal rehberleri Demokratik Özerkliğin özünü böyle ortaya koyuyor. Toplumun kendi ortak işlerini yapmak üzere örgütlenmesi, meclisler, platformlar, konseyler, kongreler kurması Demokratik Özerkliğin inşası ve demokrasinin yaşamsallaşması oluyor. Ve yine de toplumun ortak işleri "tecrübeye" ve "yeteneğe" de ihtiyaç duyar. İktidarlar bu iki özellikten de korkar. Bir toplumda, kendi denetimleri dışında halkın içinde tecrübeli ve yetenekli insanların varlığını öğrenciliklerinde, onları bertaraf etmek için her yola başvururlar. Doğrusu en çok da Ortadoğu'da bu rehber, aydın ve öncü kıyımları yaşandı.
Şimdi bunun sıkıntısı büyük yaşanıyor. Son elli yıldır Ortadoğu'da ciddi bir bilim insanı, bir aydın ve sanatçı yetişmedi. Zalim iktidarlar, vicdanın parıltısını taşıyan her aydını, her siyasetçiyi ya katletti ya da uzaklara sürdü. Denilebilir ki bölge kontr-gerillasının en önemli operasyonları bu "tecrübeli", "yetenekli" ve demokrasi rehberlerine yönelikti. Toplumlar şu anda ayakta. Bir değişim istiyorlar. Lakin onlara ait örgütler yok, onlara yol gösterecek rehberler yok. Demek ki aydınların kıyımı önemliydi.
'DİN HALKIN AFYONUDUR'
"Din halkın afyonudur" demişti bir zamanlar Marx. Onun bakış açısına göre, insanların gerçek bir mutluluk yaratmaya kendilerini adayabilmeleri için, bu "aldatıcı mutluluğu", (afyonu), ortadan kaldırmak gerekiyordu. Şimdi Ortadoğu'ya bakıldığında bundan şu sonuç çıkarılabilir: Vaat edilen mutluluğun (kapitalist modernitenin pozitivist dini) daha da aldatıcı çıkmasının üstüne, halklar kendilerini avutan "afyon"larına döndüler. Bu afyon saptırılmış, ahlakından, özünden saptırılmış iktidar dinidir. Bilinmelidir ki gerçek dinle alakası yoktur. Kamusal alanın, halkın ortak işlerini devlet denetimine aldığı gibi toplumun inançlarını kontrolüne almıştır. İktidarların kontrolündeki din de artık gerçek din değildir.
Derler ki Mısır'ın efsane lideri ve Arap aleminin gözdesi Cemal Abdulnasır döneminde laik okullar açıldı. Pozitivizm en güçlü biçimde Mısır'da gelişti. Hem Batı kapitalizminin hem de reel sosyalizmin izlerini taşıyordu. Nasır'ın ölümünden sonra zayıfladı. Buna rağmen uluslararası anlamda, Nobel ödüllü bilim insanları da yetişti ve bunların bir kısmı katledildi, bir kısmı da yurtdışına kaçtı. Ülkemizin hükümetini oluşturan kadrolar, o zamanlar genç idiler ve gözleri yaşararak Şüla Yüksel Kars'ın "Minyeli Abdullah"ını okurlardı. Ve aynı kadrolar, dişlerini gıcırtarak kendi dillerini öğrenmeye çalışan Kürt çocuklarını katlediyor ve onların ebeveynlerini cezaevlerine dolduruyorlar. "Minyeli Abdullah" romanında, Mısır'da İslam dini yerine, çocuklara pozitivist dinin benimsetilmesi temalandırılmıştı. "Hayır! Sen Kürt değil Türksün!" eğitimi olan kendi okullarına o kocaman gözlerini kapatarak yazmıştı o romanı.
Oysa Hazreti Muhammed, "Alimin mürekkebi şehidin kanıyla tartılır, alimin mürekkebi ağır gelir." Yine, "Alimler peygamberin varisidir" der. Kadim Talmud'da "Dünya çocukların soluğuyla ayakta kalır ancak" denir. Ortadoğu toplumları despotik yönetimler ve onların afyon haline getirdiği saptırılmış inançlarla yeteneklerini kaybettiler. Özgürlüklerini ve bilinçlerini yitirdiler. Kul oldular, köleleştiler, eşitliği ve onuru yaşayamaz hale geldiler.
 KIRKLAR MECLİSİ
Gazi Köşkü'nün bulunduğu yer Amida'nın (Diyarbakır'ın) güneyindedir. Oraya Mardin Kapısı'ndan gidilir. Ali Pınar Vadisi'nin bitiminde ve Dicle Nehri'nin kıyısına yakındır. Buradan surların, minarelerin görkemi, Hevsel Bahçeleri, Dicle Nehri ve vadisi, Kavs düzlüğü ile Kırklar Dağı, Mervani (on gözlü köprüsü) Köprüsü ve Ali Pınar Vadisi görülür. Oraya gidildiğinde, Gazi Mustafa Kemal'in burayı boşuna tercih etmediği anlaşılır. Güzelliğin, görkemin tarihsel nedenleri de vardır.
Aynı zamanda askeri kamp için de seçkin bir yerdir: Bir taraftan suya yakınlığı (Ali Pınar Deresi, Dicle Nehri ve Beyaz Köşk Pınarı) , diğer taraftan dört yana hakim olması, Ali Pınar ve Dicle vadileriyle üç yönden koruma altında olması orayı seçkin kılmaktadır.
Derler ki Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman da İran seferlerinden dönerken, burada ordugahlarını kurmuşlardır. Yavuz Sultan Selim burada ordularını konaklandırdığında, o zamanlar Amida'da Kırklar Meclisi bulunmaktaydı. Ve kenti bu meclis yönetiyordu. Kırklar Meclisi halkların, inanç gruplarının ve zanaatkarların temsilcilerinden oluşuyordu. İlk Newroz'dan bu yana varolduğu söylenen kadim bir meclis idi.
Şimdi, Gazi Köşkü'nün bulunduğu yerde, bu meclis tarafından Yavuz Sultan Selim'in ordusuna bir ziyafet verilir. Sultan ve yanındakiler bu ziyafetin zenginliğinden ve özellikle organizasyonundan (örgütlenmesinden) büyük etkilenirler. Daha önce böyle bir profesyonellikle karşılaşmamışlar. Kusursuz bir örgütlenme, uyum, hız, sessizlik ve ustalık ve cömertlik görürler.
Yavuz Sultan Selim'in o gece uyuyamadığı söylenir. Böyle karmaşık bir organizasyonu gerçekleştiren güç, bir anda yüz bin insana yemek içecek sunan ve idare eden bir deha tehlikeli olmaz mı? Bu ustalık ve zeka onu huzursuz ve tedirgin eder.
Yavuz ve ordusu yola çıktığında Kırklar Meclisi'nin tüm üyelerinin öldürüldüğü söylenir. Toplumun ortak işlerini kendisinin görmesi, yetenek ve deneyim kazanması tehlikelidir. İktidarların uykusunu kaçırır.
Batılı devletler şimdi büyük paralar (projelerle) harcayarak kendi toplumlarına kaybettikleri yetenek ve becerileri yeniden kazandırmaya çalışıyorlar. Doğu'da ise kıyımlar devam ediyor. Demokratik Özerklik ile topluma yetenek ve ustalık kazandırma, ortak işlerini görme gücü kazandırılır. Bin tane Kırklar Meclisi kurulur. Çünkü kurt sadece kendi yavrusunu sever, insan ise bütün yavruları sever.
D Tipi Kapalı Cezaevi / Diyarbakır
|